1755 yılında Lizbon’da meydana gelen depremden sonra, Alman filozof Immanuel Kant şöyle yazıyordu: “… her ne kadar doğadaki olaylardan (depremden) sorumlu olmasa da insanın yer aldığı, daha büyük bir olaya (afete) dönüşmesinin, kendisi tarafından üretilmiş olduğunu, insan kendi aklının karar verdiği faaliyetlerin tüm sorumluluğunu kabul etmelidir” (Kant 1756).
Bu büyük deprem, yalnızca Portekiz’i değil, tüm Avrupa’yı derinden etkilemiş; ekonomi, bilim, felsefe ve toplumsal düşünce üzerinde kalıcı izler bırakmıştır. Kant, doğal olayların insan kontrolü dışında gelişebileceğini ancak bu olayların yıkıcı bir afete dönüşmesinde insan faaliyetlerinin belirleyici rol oynadığını ifade etmiştir. Kant’a göre insan, kendi aklıyla verdiği kararların ve bu kararların sonuçlarının sorumluluğunu üstlenmelidir.
Bu yaklaşım, günümüzde afet çalışmalarında temel kabul haline gelen “afetler doğal değildir” görüşünün erken bir ifadesi olarak değerlendirilebilir. Buna karşın, aradan geçen yüzyıllara rağmen afetlerin nedenlerine ilişkin bu anlayışın toplumsal ve kurumsal düzeyde tam olarak yerleşmediği görülmektedir. Türkiye’de yaşanan büyük ölçekli depremler, özellikle 6 Şubat depremleri, afet risklerinin hâlen bilimsel ve bütüncül bir yaklaşımla yönetilemediğini açıkça ortaya koymuştur.
Kentlerde artan nüfus yoğunluğu, plansız yapılaşma ve doğal alanların tahribatı, risklerin hem mekânsal hem de toplumsal olarak büyümesine neden olmaktadır. Özellikle dere yatakları, alüvyon zeminler, tarım arazileri ve su havzaları gibi yerleşime uygun olmayan alanlarda gelişen kentleşme, doğal tehlikelere karşı savunmasızlığı artırmaktadır. Bu bağlamda afetler, yalnızca doğanın bir sonucu değil, insan-doğa etkileşiminin sorunlu bir ürünüdür.
Sendai Afet Riskini Azaltma Çerçevesi, afetlerin doğal olmadığı yaklaşımını açıkça benimsemekte ve afet riskini azaltmanın temel yolunun zarar-görebilirliğin azaltılması olduğunu vurgulamaktadır. Buna rağmen özellikle kentlerde, afet risklerinin bilimsel veriler ışığında yönetilememesi, afetlerin kaçınılmaz olduğu yönündeki yanlış algının sürmesine yol açmaktadır. Toplum da afet risklerini anlama, değerlendirme, yanıt verme konusunda zorluklarla karşı karşıyadır.
Kentleşme, çevresel bozunma ve artan riskler
Türkiye’de 1999 depremlerinden sonra afet risklerine ilişkin farkındalık artmış olsa da son yirmi yılda yerleşime uygun olmayan alanlarda yapılaşma hız kesmeden devam etmiştir. Büyüyen kentler, bir yandan su havzalarını ve yeşil alanları yok ederken, diğer yandan sanayi ve tarımsal faaliyetler yoluyla su ve toprak kaynaklarını kirletmektedir. Kıyı alanlarında insan faaliyetleri, deniz ekosistemleri üzerinde ciddi baskılar oluşturarak biyolojik çeşitliliği tehdit etmektedir. Su döngüsü, toprak yapısı ve ekosistem dengeleri üzerinde meydana gelen geri dönülemez değişimler, afetler sonrasında daha da derinleşmekte, afetlerin etkilerini daha yıkıcı hale getirmektedir. Bu mevcut sorunlar, afete karşı dirençliği/dayanıklılığı zayıflatmaktadır. Sonuç olarak, afet risklerini yönetmek, yalnızca yapı güvenliği meselesi olmaktan çıkarak çevresel, sosyal ve ekonomik boyutları olan karmaşık bir sorun haline gelmektedir. Bu nedenle, son yaşanan on bir kentin tamamen etkileyen yıkıcı afetin nedenini sadece depreme bağlamak doğru olmayacaktır.
Zarar-görebilirlik afetlerin esas nedeni
Afetlerde yaşanan can kayıpları ve ekonomik zararlar, zarar-görebilirliğin afet riskinin temel belirleyicisi olduğunu göstermektedir. Zarar-görebilirlik; sosyal, ekonomik, fiziksel, çevresel ve kurumsal boyutları olan çok katmanlı bir kavramdır. Yoksulluk, eşitsizlik, sağlıksız konutlar ve yetersiz altyapı, toplumların afetlere karşı kırılganlığını artırmaktadır.
Türkiye’de afetlerde yaşanan kayıp ve zararlardaki artışın ortaya koyduğu sosyal ve ekonomik maliyet giderek çok yükselmektedir. Mevcut yoksulluk derinleşirken, halkın hem ekonomik hem de sosyal zarar-görebilirliğini (kırılganlığını) arttırmaktadır. Bu bağlamda halkın kırılganlığının (savunmasız hale getiren sosyal, ekonomik ve çevresel unsurları), fiziksel hasar-görebilirlik (altyapı, tesis, tarihi yapılarla konutların dayanıklılığının göstergesi), ekonomik zarar-görebilirlik, doğal yapının/çevresel hassasiyet, sağlık sisteminin zarar-görebilirliği ve kurumsal/yönetimsel zarar-görebilirlik seviyelerinin tespit edilmesi ve değerlendirilmesi afet risk yönetimi açısından gereklidir. Özellikle kırılganlık analizleri, yerel yönetimlerin afet-öncesi risk azaltma ve hazırlık, afet-sonrası süreçlerde risk-odaklı strateji geliştirmeyi kolaylaştırmaktadır.
Katılımcılık ve Sivil Toplum
Türkiye’de afet yönetimi uygulamaları büyük ölçüde müdahale ve iyileştirme odaklıdır. Risk azaltma ve hazırlık aşamaları ise yeterince kurumsallaşamamıştır. Afet yönetiminin çok disiplinli bir alan olarak ele alınmaması, bu alandaki temel sorunlardan biridir. Özellikle halkın afet öncesi süreçlere katılımının sınırlı olması, risk azaltma politikalarının etkinliğini zayıflatmaktadır.
Günümüz afet yönetim uygulamaları küresel politikalar risk yönetiminin çok paydaşlı mekanizmalarla başarıya ulaştığını gösteriyor. Kimseyi geride bırakmadan katılımını sağlayan (kapsayıcı), sosyal sermayeyi geliştiren, herkesin temel haklarını (adil), erişilebilirlik ve ihtiyaçlarını göz önüne alan risk-azaltma planlama faaliyetlerine halkın dâhil edilmesi gerekiyor. Bu nedenle, halkın bu süreçlerde yer alamaması, afet-öncesi süreçlerin sahiplenilmesini ve uygulanmasını etkilerken, afet dirençliliğini sağlayamıyor. Halkın risk-azaltma ve hazırlık için gerekli bilimsel veri ve değerlendirmeye dayalı afet bilincinin oluşturulması hem kamu güvenliği hem de risk yönetiminin başarısı için önemli bir çözüm bileşenidir. Bu yaşanan son depremlerde mevcut bilginin yerel yönetimlere ve halka anlayacağı bir dilden aktarılamadığı veya iletildiği, ancak kullanımının sağlanamadığı görülüyor. Bu nedenle, bugün toplumun artık daha bilinçli olması ve politikacılardan afetlere dirençlilik konusunu gündemlerine almalarını talep etmeleri her zamankinden daha çok gerekli.
Sonuç olarak
Afetler, fiziksel yıkımın ötesinde, sosyal, ekonomik ve çevresel etkileri uzun yıllar sürebilen çok boyutlu olaylardır. Ciddi sorunların yaşandığı bu dönemden geçerken, küresel hedeflerle özellikle önümüzdeki dönemde yerelde alınacak kararlar veya yapılacak uygulamaların yeni bir hayat tarzını belirleyeceğini umuyoruz.
• Bu süreçte istediğimiz geleceğin kentleri ve sosyal sistemlerini tasarlamamız için araştırmaya ve daha fazla anlamlı bilgi üretilmesinin gerektiği anlamına geliyor.
• Geleceğin kentlerini daha güvenli ve yaşanabilir kılmak için risk azaltma odaklı, etik ve doğa-temelli çözümlerin geliştirilmemiz gerekmektedir.
• Küresel politikalarla uyumlu, yerel ihtiyaçlara duyarlı ve katılımcı afet yönetimi yaklaşımları, afetlere dirençli toplumların inşası için temel bir gerekliliktir.
• Ayrıca kriz koşulları afet yönetimini sadece teknik bir müdahale alanı olmaktan çıkarıp çok sayıda etik sorunu da beraberinde getirmektedir. Yasal düzenlemelerin yetersiz kaldığı durumlarda, etik ilkelere dayalı planlama yaklaşımları yönetiminin adil ve etkin yürütülmesini sağlamaktadır. Doğa-odaklı ve etik çözümlerle afetlere dirençlilik bakımından yaşam biçimlerini yeniden tartışmaya, birlikte tasarlamaya ihtiyaç var.
• Son yıllarda sivil toplumun ve gönüllülerin afet süreçlerindeki rolü giderek artmaktadır. Afet öncesinde oluşturulan gönüllü ağları ve güçlü sosyal sermaye, afet anında müdahaleyi kolaylaştırmakta ve afet sonrasında iyileşme sürecini hızlandırmaktadır. Bu bağlamda, kapsayıcı, adil ve katılımcı afet yönetimi yaklaşımlarının geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır.
________________________________________
Okay N ve diğ (2023). Küresel hedefler ve politikalar bakımından afet risk ve dirençlilik yönetimi. Disiplinlerarası Bakışla Afet Risk Yönetimi 2 (N. Varol ve T. Gültekin, ed). Nobel Bil. Yayl. 20779.
Okay N (2025). Bütünleşik Afet Yönetiminde Doğa-Tabanlı ve Etik Yaklaşım. Bütünleşik Afet Yönetimi Dergisi, AFAD 1: 1-34.