Bir Kadının Değil, Bir Mücadelenin Hikâyesi Canan Güllü | Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı

2026 Global Summit of Women tarafından Cesaret Ödülü alanında bana layık görülen bu ödül benim için büyük bir onurdur. Ayrıca bu ödülü, bilim alanındaki çalışmalarıyla hepimizi gururlandıran adaşım Canan Dağdeviren ile birlikte almak benim için ayrı bir mutluluk ve gurur kaynağı oldu.

Bu ödülü yalnızca şahsım adına kabul etmiyorum. Bu ödül; yıllardır yaşam hakkı için mücadele eden kadınların, sessiz kalmayı reddeden çocukların, dayanışmayı büyüten kadın örgütlerinin ve Türkiye’de insan haklarından vazgeçmeyen herkesin ortak emeğinin uluslararası düzeyde görünür olmasının bir ifadesidir.

Ben bu ödülü alırken yalnızca kendi hayatıma değil, yüz yılı aşan kadınların insan hakları mücadelesine bakıyorum.

Mücadelem aslında çocuk yaşlarda başladı. Ancak kadınların maruz bırakıldığı ayrımcılığın bireysel değil, siyasal ve yapısal bir sorun olduğunu fark etmem, yaşamımın yönünü belirleyen en önemli dönüm noktası oldu.

O dönemlerde kadına yönelik şiddet çoğu zaman “aile meselesi” olarak görülüyor, evin içinde yaşananlar kamusal sorumluluk alanının dışında bırakılıyordu. Kadınların maruz kaldığı şiddetin görünmez kılındığı, cinsel istismarın konuşulmadığı, çocuk yaşta evliliklerin gelenek adı altında meşrulaştırıldığı, kadınların ekonomik bağımsızlığının yeterince önemsenmediği bir dönemde, kadınların insan haklarını savunmanın yalnızca kadınlar için değil, demokratik bir toplum için zorunlu olduğunu savundum.

Bu anlayış beni Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu çatısı altında uzun soluklu bir mücadeleye taşıdı. Federasyonumuz 1976 yılında kurulmuş ve yıllar içinde Türkiye’nin en yaygın kadın örgütlerinden biri haline gelmiştir. Başkanlık görevini üstlendiğim günden bu yana hedefimiz yalnızca sorunları tespit etmek değil, çözüm üretmek oldu.

Kadınların hukuki haklarını bilmelerini sağlamak, yerel yönetimlerle iş birliği yapmak, kamu kurumlarıyla ortak çalışmalar yürütmek ve uluslararası mekanizmaları Türkiye’deki kadınların yararına kullanmak temel önceliklerimiz arasında yer aldı.

Yerel yönetimlerle yürüttüğümüz çalışmalar bu anlayışın en önemli örneklerinden biridir. Uzun süredir belediyelerle kadın politikaları üzerine çalışıyor, yerel eşitlik eylem planlarının hazırlanmasına katkı sunuyor ve kadına yönelik şiddetle mücadele protokollerinin hayata geçirilmesi için çaba gösteriyoruz. Bugüne kadar yetmişe yakın yerel yönetimle imzalanan iş birlikleri sayesinde kadın danışma merkezlerinin güçlendirilmesi, sosyal destek mekanizmalarının geliştirilmesi ve yerel düzeyde kadın erkek eşitliğini esas alan politikaların oluşturulması yönünde önemli adımlar atıldı.

Kadına yönelik şiddetle mücadelede en önemli deneyimlerimizden biri Ev İçi Şiddet Acil Yardım Hattı oldu. 2007 yılında kurulan ve 2012 yılından bu yana Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu tarafından işletilen bu hat, binlerce kadının yaşamına dokundu. Gece yarısı gelen telefonlar, ölüm tehdidi altında yardım isteyen kadınlar, çocuklarını alıp kaçacak güvenli bir yer arayan anneler, hukuki destek talep edenler, psikolojik danışmanlığa ihtiyaç duyanlar… Her bir görüşme bize aynı gerçeği gösterdi:

Şiddet kader değildir; doğru kamu politikalarıyla önlenebilir.

Bu süreçte yalnızca krizlere müdahale etmedik. Aynı zamanda veri ürettik. Türkiye’de kadın cinayetlerine ilişkin düzenli kayıt tutulmadığı dönemlerde Federasyonumuz kamuoyunun başvurduğu en önemli veri kaynaklarından biri haline geldi. Kadın cinayetlerini tek tek izledik, nedenlerini analiz ettik, faillerin kim olduğunu ortaya koyduk ve her raporumuzda aynı gerçeği tekrar ettik: Kadınlar en çok en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürülüyor.

Eşler, boşandıkları ya da ayrılmak istedikleri erkekler, aile bireyleri… 2025 yılında 391 kadının öldürülmüş olması yalnızca bir istatistik değildir; yaşam hakkının korunamadığını gösteren ağır bir insan hakları ihlalidir. Bu tablo karşısında şiddeti bireysel olaylar olarak değerlendirmek mümkün değildir.

Türkiye’de kadınların insan hakları alanındaki hukuki mücadele de meslek yaşamımın önemli bir bölümünü oluşturdu. 1998 yılında yürürlüğe giren 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun, ev içi şiddetin hukuki olarak tanınması bakımından önemli bir başlangıçtı. Ancak uygulamada yaşanan eksiklikler yeni düzenlemeleri zorunlu kıldı.

2012 yılında kabul edilen 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, koruyucu ve önleyici tedbirleri daha güçlü biçimde düzenledi. Bu kanun bugün de kadınların yaşam hakkını koruyan en önemli yasal güvencelerden biridir. Ne var ki yasa tek başına yeterli değildir. Yargının, kolluk kuvvetlerinin ve kamu kurumlarının yasayı etkili biçimde uygulaması gerekir. Kadınlar çoğu zaman yasa olmadığı için değil, var olan yasanın uygulanmaması nedeniyle yaşamlarını kaybetmektedir.

Uluslararası hukuk da mücadelemizin ayrılmaz bir parçası oldu. CEDAW’ın uygulanması, Pekin Deklarasyonu ve Eylem Platformu’nun hayata geçirilmesi ve Birleşmiş Milletler’in kadınların insan hakları mekanizmalarının güçlendirilmesi için uzun yıllardır çalışıyorum. İstanbul Sözleşmesi ise bu mücadelenin en önemli kilometre taşlarından biridir.

Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu bu sözleşme, şiddetin önlenmesi, mağdurların korunması ve faillerin cezalandırılması konusunda kapsamlı yükümlülükler getirdi. Sözleşmeden çekilme kararı ise yalnızca hukuki değil, aynı zamanda toplumsal açıdan da ciddi bir geri adım oldu. Kadınların devlete duyduğu güveni zedeleyen bu süreç, şiddetle mücadelede uluslararası standartların ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gösterdi.

Kadınların insan hakları alanında çalışırken çocuk haklarını birbirinden ayırmak mümkün olmadı. Türkiye’de ensest konusunda yapılan ilk araştırmalardan birini gerçekleştirirken karşılaştığımız tablo son derece ağırdı. Çocukların maruz bırakıldığı cinsel istismarın büyük bölümü, çocuğun tanıdığı ve güvendiği kişiler tarafından gerçekleştiriliyordu. Bu gerçek, çocuk koruma sisteminin güçlendirilmesi gerektiğini açık biçimde ortaya koydu.

Çocuk yaşta, erken ve zorla evliliklerle mücadelede yürüttüğümüz çalışmalar da aynı anlayışın bir parçası oldu. Çünkü çocukların korunması, kadınların insan haklarından bağımsız düşünülemez.

Son yıllarda mücadelemizin yönü teknolojinin etkisiyle değişmeye başladı. Dijital dünya kadınlara yeni fırsatlar sunduğu kadar yeni şiddet biçimleri de üretti. Mahrem görüntülerin rıza dışında paylaşılması, çevrim içi taciz, dijital takip, yapay zekâ kullanılarak oluşturulan sahte içerikler ve nefret kampanyaları artık kadınların günlük yaşamını doğrudan etkiliyor.

Bu nedenle Google, Meta, TikTok ve Amazon gibi küresel teknoloji şirketleriyle dijital güvenlik ve dijital şiddet alanında ortak çalışmalar yürüttük. Dijital platformların sorumluluk üstlenmesi, içerik kaldırma mekanizmalarının hızlanması ve kadınların dijital alanda daha güçlü korunması için uluslararası standartların geliştirilmesine katkı sunduk. Önümüzdeki yıllarda kadınların insan hakları mücadelesinin en önemli başlıklarından birinin dijital haklar olacağına inanıyorum.

Uluslararası alanda yürüttüğümüz çalışmalar bana farklı ülkelerdeki kadın hareketlerini yakından tanıma fırsatı verdi. Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı tarafından verilen International Women of Courage Ödülü’nü almak, üç kez Beyaz Saray’da ağırlanmak, Kanada Hükûmeti tarafından insan hakları alanındaki çalışmalar nedeniyle onurlandırılmak ve Birleşmiş Milletler süreçlerinde görev almak benim için kişisel bir gururdan çok, Türkiye’deki kadınların sesini dünyaya taşıyabilmenin sorumluluğunu ifade etti.

Pekin+30 sürecinde UN Women tarafından Federasyonumuza verilen Avrupa ve Orta Asya Bölgesi sekreterya görevi de bu sorumluluğun devamı niteliğindeydi. Türkiye’deki deneyimleri uluslararası platformlara taşırken aynı zamanda dünyanın farklı ülkelerindeki iyi uygulamaları ülkemize kazandırmaya çalıştım.

Bütün bu çalışmaların ortak amacı hiçbir zaman yalnızca kadınlara yönelik hizmet üretmek olmadı. Asıl hedefimiz, kadın erkek eşitliğinin demokrasinin vazgeçilmez unsuru olduğunu anlatmaktı. Çünkü kadınların eşit olmadığı bir toplumda hukuk tam işlemez, demokrasi güçlenmez, ekonomik kalkınma sürdürülebilir olmaz ve çocuklar güven içinde büyüyemez.

Bugün Türkiye önemli bir yol ayrımındadır. Bir yandan kadınların eğitim düzeyi yükselmekte, iş yaşamındaki görünürlüğü artmakta ve genç kuşaklar haklarına daha güçlü sahip çıkmaktadır. Diğer yandan kadın cinayetleri, ekonomik eşitsizlikler, bakım yükünün adaletsiz paylaşımı, çocuk yaşta evlilikler, dijital şiddet ve adalete erişimde yaşanan sorunlar varlığını sürdürmektedir.

Bu tablo bize kazanılmış hakların kalıcı olmadığını, sürekli korunması ve geliştirilmesi gerektiğini göstermektedir.

2026 Global Summit of Women Ödülü’nü bu nedenle geçmiş çalışmaların sonu olarak değil, yeni bir başlangıç olarak görüyorum. Bu ödül bana, bugüne kadar yaptıklarımdan daha fazlasını yapma sorumluluğu yüklüyor.

Çünkü biliyorum ki hâlâ yardım bekleyen kadınlar, korunmayı bekleyen çocuklar ve adalet arayan aileler var. Mücadelem devam edecek; çünkü hiçbir kadın yalnızca kadın olduğu için öldürülmediğinde, hiçbir çocuk istismara uğramadığında ve kadın erkek eşitliği yaşamın her alanında gerçek anlamda hayata geçtiğinde bu ödülün temsil ettiği değerler de gerçek karşılığını bulmuş olacaktır.

Bu ödülü, sesini duyuramayan kadınlara, yaşam hakkı elinden alınan kadınların anısına, geleceğini korkusuzca kurmak isteyen kız çocuklarına ve yıllardır omuz omuza yürüdüğümüz kadın hareketine ithaf ediyorum.

Benim hikâyem, aslında onların hikâyesidir. Eğer bugün dünya bu mücadeleyi görüyorsa, bunun nedeni tek bir kişinin başarısı değil; dayanışmanın, ısrarın ve insan haklarına olan inancın hiçbir zaman vazgeçilmemiş olmasıdır.

Bu yüzden her zaman söylüyorum: Dayanışma yaşatır, mücadele kazandırır.

Canan Güllü | Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı